19 Ekim 2014 Pazar

Ömer Hiddeti Çarpar Gönlümde



Rasulullah (s.a.v.) Mektebi’nde yetişmiş Halife Hz. Ömer (r.a.) ile 21. asrın idarecilerini mukayese etmek ne kadar gülünç olur değil mi? Fakat ben, içimde yanan korlu ateşi söndürmek ve esaret kabul etmez yüreğimin özlemlerini açığa vurmak için bunu yapacağım. İsterseniz gelin birkaç misalle anlatmaya çalışayım:
Bir yanda adaleti ile kurt ve koyunu yan yana otlatan Halife Hazreti Ömer... Öbür yanda koyunu kurtlara yem eden zamanın devlet idarecileri...
Bir yanda şeytanın korkudan kaçıp girecek delik aradığı Halife Hazreti Ömer... Öbür yanda şeytana pabucunu ters giydirecek kadar şeytanlaşmış olan zamanın devlet idarecileri...
Bir yanda fakirlere sırtında un çuvalı taşıyan ve yemek yapıp, kendi elleri ile yetimleri doyuran Halife Hazreti Ömer... Öbür yanda, ”Maruzatım var başbakanım, dinler misiniz?” diyenleri zindanlara dolduran zamanın devlet idarecileri...
Bir yanda hakkı batıldan ayırmak için münafığın başını gövdesinden ayıran ve hakkı batıldan ayıran manasına gelen “Faruk” ismi ile şereflenen Halife Hazreti Ömer... Öbür yanda kafirin, zalimin, fasığın ve münafığın selameti için haklının, mazlumun, müslümanın canına okuyan ve “Tağut” ismi ile anılan zamanın inkarcı devlet idarecileri...
Gel de zamanın devlet idarecilerine isyan etme!..

Altı Nesil Boyu Zulüm...

Ben bu isyanı tam kırk yıldan beri omuzlarımda taşıyorum. Şimdi ise bütün dünyaya ilan ediyorum. Esareti, hürriyetsizliği asla kabul etmediğimi haykırıyorum.
Esaret dedim de aklıma geldi.
Ben, kendi ülkeme esaretin kabul ettirilişinden yaklaşık kırk yıl sonra dünyaya geldim. Esir bir vatan, köle bir halk karşıladı beni. “İyi ki doğdun...” diyemediler; ama, çağın beyaz efendileri daha dört beş yaşımda beni zulüm çarklarının arasında ezmeye, lime lime doğramaya başladılar.
Neler mi yaptılar?
Neler yapmadılar ki bana: Daha beşinde olan beni hapse ve açlığa mahkum ettiler. O küçücük halimle bir günlük açlığı ve hapsi tattım.
1960 İhtilali’ni takip eden yıllarda Kur’an Okulu’nun küçücük bir talebesi idim. Bir gün derslerin başlamasından birkaç dakika sonra yani kuşluk vakti köyün bekçisi geldi ve hocaya “Jandarmalar geldiler. Seni çağırıyorlar!” diyerek alıp götürdü. Hoca, giderken kapıyı üzerimizden kilitlemeyi ihmal etmedi. Seksen kadar çocuk ile beraber sabahtan akşama kadar hapis ve aç kaldım. Bizim aileden ağabeyim ve ben vardım. Cimri olan okulumuzun sahibesi, iki oğlu ve bir kızına kapının altındaki kedi deliğinden ekmek ve su uzatıyordu. Onlar yerken bizler de bakıyor ve yutkunuyorduk. O gün içmeye su bile veren olmadı bizlere.
İsmini henüz koyamadığım düzene karşı içimde daha o zaman sınırı çizilmemiş ve tarifi mümkün olmayan bir kin dağı oluşmaya başlamıştı. O kin, zalimler dünyayı önüme yığsalar bile asla sönmeyecek bir kin yığınıdır. Söndürülmesi asla mümkün olmayan bir yangın var içimde. Zulmün küçücük bedenimde açtığı yaraların daha o gün meydana getirdiği yangın. Kıyamete kadar devam edecek bir kin ve yangını taşıyorum iliklerimde.
Neyse! Konumuza dönelim.
Akşama doğru hoca efendi geldi ve bizi birer birer evimize gönderdi. Minder ve postlarımızı elbiselerimizin altına saklayarak götürmemizi tembehlemeyi de unutmadı. Bir iki çocuğu dışarı bırakıyor ve “sen şu sokaktan evine git, sen de şu sokaktan...” diyordu. Üç beş dakika sonra iki çocuğu daha dışarı bırakıyordu.
O günden itibaren Kur’an Okulu son buldu.
O dahi yetmedi, kerpiç ve ağaçtan mamul binanın kapısına çelik ve korku karışımı bir kilit astılar. O derme çatma iç içe iki odalı Kur`an Okulu’nun hikayesi bununla da bitmedi. Üç günde bir köyümüz basıldı, hoca hesaba çekildi.
Ben her baskında babamın bacaklarına bir elimle yapışıp arkasına saklanırken, öteki elimle o kocaman kolunu biraz yana doğru aralayarak, olup biteni görmeye ve anlamaya çalışıyordum.
Köyümüzün hocası korkak biri idi. Yani bu milletin bir bireyi... Bu korkaklığı sayesinde koca köyün bütün gençleri “Kur`an Mektebi”nden mahrum yetiştiler. Ben de bunlardan biri idim işte!..
Sonradan Allah yüzümü güldürdü de Allah düşmanlarının asla hazmedemediği fakültelerin en hasını bitirmeyi ve ilahiyatçı altın kemerini kazanmayı başarabildim. Fakat, hâlâ bir Kur’an hafızı olamayışımı müslüman mahallesinde salyangoz satan işgalciler ve onların köle ve kuklası olan idarecilerle, o salyangozları birer besili koç zannederek alan ve midelerine indiren müslümanlara borçluyum. Bunu dedem de biliyordu, babam da biliyordu, ben de biliyorum. Ben yine de şanslıyım.
Düzene inat bir 28 Ekim sabahı “zulmün kutlandığını daha fazla görmek istemiyorum” dercesine dünyaya veda eden babam, benim kadar şanslı değildi. Ankara`daki efendilerin rahatı için kilometrelerce yol yürüyerek konulan “varlık vergisi”nden eksik çıkan iki kilo fasulyeyi şehire gününde yetiştirme işkencesi vardı babamın. Onlarca kilometre yolu ayağındaki lastik ayakkabılarla, çarıklarla yürüyerek köy ve şehir arasında mekik dokuma işkencesi... Kapalısından daha beter bir açık cezaevi haline getirilen Anadolu`nun ücra bir köyünde bile rahat ya da kendi isteğine göre yaşama ve ölme hak ve şansının tanınmadığı bir atmosferde ömrünü tüketti babam.
Milletini cahil, dinsiz ve dilsiz bırakan bir devletin çarkının dişleri arasında bizim ailede ben dördüncü kuşağı temsil ediyorum. Çanakkale`de savaşan dedem ve daha genç kızlığının baharında olan ve ölen öküzünün yerine koşularak kağnısıyla cepheye cephane taşıyan anadan ninem ikinci kuşaktı. Sonra babam, ben, kahrın ve zulmün kucağında gözlerini açan oğlum, kızım ve torunum geliyor.
Tam altı nesilden beri bu zulüm çarkı bizi öğütüp duruyor.
Dedemin babası 2, dedem 4, babam 4, ben 4 ve oğlum 1 olmak üzere 6 darbeye şahit olduk. Darbe girişimlerini saymıyor olsam da, 2013 yılında doğmuş olmasına rağmen torunum 3 darbe girişimine maruz kaldı. Dahası biz altı nesil boyu bu ülkede darbelerle yatıyor, darbelerle kalkıyoruz.

Kur’an Adaletine Muhtaç Bir Dünya

Hazreti Ömer adaletine muhtaç bir dünyanın hâlâ ne diye uykuda olduğunu çözebilmiş değilim. Can korkusu, mal korkusu, makam ve mevkiden olma korkusu deseniz, karşınıza zilletle yaşamanın en büyük ölüm olduğunu söyleyen birileri çıkacaktır. Güçsüzlük deseniz, bu da yalandır derim. Mazlum insanlara, kadın ve çocuklara karşı cesur ve yiğit olanlar, aynı cesareti neden zalimleri ortadan kaldırmak için göstermediklerini sormak gerekir.
Altmış yıl adeta esir gibi, köle gibi, kula kul gibi yaşayacağıma; bir yıl, hatta bir gün yaşar; ama, insan gibi yaşarım levhasını boynumuza asmak için daha neyi bekliyoruz? Ben, bugünkü yaşantımızın en kötü ve kerih görülen hayvanlara dahi layık olmadığını söylüyorum. Bu konuda çok mu acımasızım acaba?.. Eğer beni acımasız görüyorsanız, lütfen yüreğimi soğutacak, ızdırabımı dindirecek ve benim bu yapılan zulümlerin karşısında susmam halinde cehenneme gitmeyeceğime dair bir şeyler söyleyin.
Bugün, müslümanlar bir kurtarıcı bekliyorlar. Birileri gelecek birbir ellerinden tutacak ve düzlüğe çıkaracak. Saplandığı çamur bataklığından kurtulmak için gelecek yardımı bekleyen biri, yardım gelinceye kadar tamamiyle batıp boğulmuş olacaktır. Kendi çabası ile zulme karşı koymayıp da “birileri gelsin de bizi kurtarsın” diye bekleyenler kendilerini aldatıyorlar.

Bekleyin!.. Mehdi’yi Bekleyin!.. Ama Ben Beklemiyorum

Müslümanlar Mehdi bekliyorlar. Aliminden cahiline kadar herkes aynı sözü kırık plak gibi tekrarlayıp duruyor:
“Gel Mehdi, gel!.. Gel de kurtar bizi!”
Olur!.. Selam gönderdim, hemen gelecek. Siz hiç merak etmeyin!.. Mehdi gelir gelmez ben size haber veririm.
Ben mehdi beklemiyorum arkadaş! Gelmesini de istemiyorum. Duymadınızsa vargücümle haykırıyorum: Ben Mehdi’nin gelmesini istemiyoruuuuuum.
Duydunuz mu? Ben Mehdi’nin gelmesini is-te-mi-yo-rum.
Yahu!.. Sizler kafataslarınızı soğan ekmek niyetine mi yediniz? Beklediğiniz insan, kıyamet alametlerindendir. Siz kurtulmak için değil, yok olmak için dua ediyorsunuz.
Kendisini cezalandırmayı Allah Teâlâ`dan en içtenlikle isteyen bir insanı asla görmedim. “Gel Mehdi gel” diye çırpınanlar, kıyametin kopmasını arzu etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Fakat ne yaptıklarını da bilmiyorlar...
Hazreti Ömer’ler yetiştirmek yerine kendi mahvını isteyen bir millete Allah hidayet verir mi? Elbette vermeyecektir. Yardım eder mi? Elbette yardım etmeyecektir.
Kendi kendilerine beddua eden bu insanlarla bir yere gelmenin zorluğunu anlamaya çalışıyorum. “Ömerler yetişmez” diyerek kestirip atanları da asla anlamıyorum. Bunlar, miskin miskin oturarak ekmek bekleyen insanlarla aynı kafa yapısını taşıyorlar.
Kavgasız ekmek kazanmak ne kadar zor ise, kavgasız devlet olmak, ya da kavgasız adaletten, hürriyetten, özgürlükten pay almakta o kadar zordur. Bu kavgayı fertler önce kendileri ile yapacaklardır. Sonra çevre, daha sonra da uzak noktalar gelir.
“Ey Ömer!.. Eğer sen doğru yoldan sapar, eğrilirsen, seni bu eğri kılıcımla doğrulturum” diyebilen Sahâbi gibi birer fert olabilirsek, idareciler de; “Allah`ım!.. Senin yolundan saptığım takdirde, beni düzeltecek kulların var” diyebilecek seviyeye gelebilirler. Biz korkup kabuğumuza çekildiğimiz müddetçe, daha nice Tağutlar, kâfirler, zalimler, diktatörler türeyecektir. İslamî İnkılâbın başlama noktası fertlerdir. Öldürüldüğü anda Hazreti Hamza`ya eş büyük bir şehid olmaya namzet bir müslümanın zalim ve Tağut idareciye “yeter” diye haykırıp, hakikatleri anlatmaya başlaması ile bu haykırış kıvılcım kıvılcım yayılıp diğer fertlerin kalplerine dolacaktır.

Köprü Başı Olacak Gençler

Merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek şöyle haykırıyor:
“Ben bir genç arıyorum gençlikte köprü başı.”
Bütün mesele, köprü başı olabilecek gençler bulmak ya da yetiştirmektir. Fakat biz bu gençleri bulamıyoruz, yetiştirmek için de çaba sarfetmiyoruz.
Yalan mı yani?.. Laftan başka yapabildiğimiz ne var? Hani nerede gayret? Nerede mücadele?
Karınca kadar gayret sarfetsek bile zalimlerin sonu olur...
Dünyanın engellemesine, yolları kesmesine, gözlerinize kara gözlük takmalarına rağmen kalplerinizi yoklayın ve Kur’an ve Sünnete doğru bir yolculuğa çıkın.
İşte o zaman Allah Teâlâ size o aradığınız köprü başı olacak gençleri ya da küprü başını tutmuş imanlı gençleri gösterecektir.
Hadi biraz gayret, gerisini Allah Teâlâ nasip eder.
Ben ellerini değil, başlarını taşın altına koymuş o gençleri tanıyorum. Sizlerin de tanıdığınıza eminim, fakat ferasetinizi kiraya vermiş olduğunuz için geçmiş ile bugün arasındaki küprüde emin adımlarla yürüyen bu güzel gençleri gözlerinizin önüne çekilmiş sisten dolayı göremiyorsunuz. Bu da sizlerin eksikliğiniz ya da kendi kendinize ihanetiniz...
Kendisine acımayıp zalimlerin önünde saf tutan, kafirleri dost edinen, Tağutların kulu olan ve fasıkların arkasından koşanlara Allah hidayet verip, yardım eder mi? Etmez.
Öyle ise, ne Allah Teâlâ’dan başkasından yardım bekleyin, ne de dünya sevgisi ve ölüm korkusu ile İblis’e kul olma yoluna girin.
Dişlerinizi gıcırdatmanıza da gerek yok. Ben ateşten kurtulma planları ile meşgulüm. Ya siz?..


Muhammed Mücahid Okcu

0 yorum to “Ömer Hiddeti Çarpar Gönlümde”

Yorum Gönder