Rasulullah
(s.a.v.) Mektebi’nde yetişmiş Halife Hz. Ömer (r.a.) ile 21. asrın
idarecilerini mukayese etmek ne kadar gülünç olur değil mi? Fakat ben, içimde
yanan korlu ateşi söndürmek ve esaret kabul etmez yüreğimin özlemlerini açığa
vurmak için bunu yapacağım. İsterseniz gelin birkaç misalle anlatmaya
çalışayım:
Bir yanda adaleti
ile kurt ve koyunu yan yana otlatan Halife Hazreti Ömer... Öbür yanda koyunu
kurtlara yem eden zamanın devlet idarecileri...
Bir yanda
şeytanın korkudan kaçıp girecek delik aradığı Halife Hazreti Ömer... Öbür yanda
şeytana pabucunu ters giydirecek kadar şeytanlaşmış olan zamanın devlet
idarecileri...
Bir yanda
fakirlere sırtında un çuvalı taşıyan ve yemek yapıp, kendi elleri ile yetimleri
doyuran Halife Hazreti Ömer... Öbür yanda, ”Maruzatım var başbakanım, dinler
misiniz?” diyenleri zindanlara dolduran zamanın devlet idarecileri...
Bir yanda hakkı
batıldan ayırmak için münafığın başını gövdesinden ayıran ve hakkı batıldan
ayıran manasına gelen “Faruk” ismi ile şereflenen Halife Hazreti Ömer... Öbür
yanda kafirin, zalimin, fasığın ve münafığın selameti için haklının, mazlumun,
müslümanın canına okuyan ve “Tağut” ismi ile anılan zamanın inkarcı devlet
idarecileri...
Gel de zamanın
devlet idarecilerine isyan etme!..
Altı
Nesil Boyu Zulüm...
Ben bu isyanı tam
kırk yıldan beri omuzlarımda taşıyorum. Şimdi ise bütün dünyaya ilan ediyorum.
Esareti, hürriyetsizliği asla kabul etmediğimi haykırıyorum.
Esaret dedim de
aklıma geldi.
Ben, kendi ülkeme
esaretin kabul ettirilişinden yaklaşık kırk yıl sonra dünyaya geldim. Esir bir
vatan, köle bir halk karşıladı beni. “İyi ki doğdun...” diyemediler; ama, çağın
beyaz efendileri daha dört beş yaşımda beni zulüm çarklarının arasında ezmeye,
lime lime doğramaya başladılar.
Neler mi
yaptılar?
Neler yapmadılar
ki bana: Daha beşinde olan beni hapse ve açlığa mahkum ettiler. O küçücük
halimle bir günlük açlığı ve hapsi tattım.
1960 İhtilali’ni
takip eden yıllarda Kur’an Okulu’nun küçücük bir talebesi idim. Bir gün
derslerin başlamasından birkaç dakika sonra yani kuşluk vakti köyün bekçisi
geldi ve hocaya “Jandarmalar geldiler. Seni çağırıyorlar!” diyerek alıp
götürdü. Hoca, giderken kapıyı üzerimizden kilitlemeyi ihmal etmedi. Seksen
kadar çocuk ile beraber sabahtan akşama kadar hapis ve aç kaldım. Bizim aileden
ağabeyim ve ben vardım. Cimri olan okulumuzun sahibesi, iki oğlu ve bir kızına
kapının altındaki kedi deliğinden ekmek ve su uzatıyordu. Onlar yerken bizler
de bakıyor ve yutkunuyorduk. O gün içmeye su bile veren olmadı bizlere.
İsmini henüz
koyamadığım düzene karşı içimde daha o zaman sınırı çizilmemiş ve tarifi mümkün
olmayan bir kin dağı oluşmaya başlamıştı. O kin, zalimler dünyayı önüme
yığsalar bile asla sönmeyecek bir kin yığınıdır. Söndürülmesi asla mümkün
olmayan bir yangın var içimde. Zulmün küçücük bedenimde açtığı yaraların daha o
gün meydana getirdiği yangın. Kıyamete kadar devam edecek bir kin ve yangını
taşıyorum iliklerimde.
Neyse! Konumuza
dönelim.
Akşama doğru hoca
efendi geldi ve bizi birer birer evimize gönderdi. Minder ve postlarımızı
elbiselerimizin altına saklayarak götürmemizi tembehlemeyi de unutmadı. Bir iki
çocuğu dışarı bırakıyor ve “sen şu sokaktan evine git, sen de şu sokaktan...”
diyordu. Üç beş dakika sonra iki çocuğu daha dışarı bırakıyordu.
O günden itibaren
Kur’an Okulu son buldu.
O dahi yetmedi,
kerpiç ve ağaçtan mamul binanın kapısına çelik ve korku karışımı bir kilit
astılar. O derme çatma iç içe iki odalı Kur`an Okulu’nun hikayesi bununla da
bitmedi. Üç günde bir köyümüz basıldı, hoca hesaba çekildi.
Ben her baskında
babamın bacaklarına bir elimle yapışıp arkasına saklanırken, öteki elimle o
kocaman kolunu biraz yana doğru aralayarak, olup biteni görmeye ve anlamaya
çalışıyordum.
Köyümüzün hocası
korkak biri idi. Yani bu milletin bir bireyi... Bu korkaklığı sayesinde koca
köyün bütün gençleri “Kur`an Mektebi”nden mahrum yetiştiler. Ben de bunlardan
biri idim işte!..
Sonradan Allah
yüzümü güldürdü de Allah düşmanlarının asla hazmedemediği fakültelerin en
hasını bitirmeyi ve ilahiyatçı altın kemerini kazanmayı başarabildim. Fakat,
hâlâ bir Kur’an hafızı olamayışımı müslüman mahallesinde salyangoz satan
işgalciler ve onların köle ve kuklası olan idarecilerle, o salyangozları birer
besili koç zannederek alan ve midelerine indiren müslümanlara borçluyum. Bunu
dedem de biliyordu, babam da biliyordu, ben de biliyorum. Ben yine de
şanslıyım.
Düzene inat bir 28
Ekim sabahı “zulmün kutlandığını daha fazla görmek istemiyorum” dercesine
dünyaya veda eden babam, benim kadar şanslı değildi. Ankara`daki efendilerin
rahatı için kilometrelerce yol yürüyerek konulan “varlık vergisi”nden eksik
çıkan iki kilo fasulyeyi şehire gününde yetiştirme işkencesi vardı babamın.
Onlarca kilometre yolu ayağındaki lastik ayakkabılarla, çarıklarla yürüyerek
köy ve şehir arasında mekik dokuma işkencesi... Kapalısından daha beter bir
açık cezaevi haline getirilen Anadolu`nun ücra bir köyünde bile rahat ya da
kendi isteğine göre yaşama ve ölme hak ve şansının tanınmadığı bir atmosferde
ömrünü tüketti babam.
Milletini cahil,
dinsiz ve dilsiz bırakan bir devletin çarkının dişleri arasında bizim ailede
ben dördüncü kuşağı temsil ediyorum. Çanakkale`de savaşan dedem ve daha genç
kızlığının baharında olan ve ölen öküzünün yerine koşularak kağnısıyla cepheye
cephane taşıyan anadan ninem ikinci kuşaktı. Sonra babam, ben, kahrın ve zulmün
kucağında gözlerini açan oğlum, kızım ve torunum geliyor.
Tam altı nesilden
beri bu zulüm çarkı bizi öğütüp duruyor.
Dedemin babası 2,
dedem 4, babam 4, ben 4 ve oğlum 1 olmak üzere 6 darbeye şahit olduk. Darbe
girişimlerini saymıyor olsam da, 2013 yılında doğmuş olmasına rağmen torunum 3
darbe girişimine maruz kaldı. Dahası biz altı nesil boyu bu ülkede darbelerle
yatıyor, darbelerle kalkıyoruz.
Kur’an Adaletine Muhtaç
Bir Dünya
Hazreti Ömer
adaletine muhtaç bir dünyanın hâlâ ne diye uykuda olduğunu çözebilmiş değilim.
Can korkusu, mal korkusu, makam ve mevkiden olma korkusu deseniz, karşınıza
zilletle yaşamanın en büyük ölüm olduğunu söyleyen birileri çıkacaktır.
Güçsüzlük deseniz, bu da yalandır derim. Mazlum insanlara, kadın ve çocuklara
karşı cesur ve yiğit olanlar, aynı cesareti neden zalimleri ortadan kaldırmak
için göstermediklerini sormak gerekir.
Altmış yıl adeta
esir gibi, köle gibi, kula kul gibi yaşayacağıma; bir yıl, hatta bir gün yaşar;
ama, insan gibi yaşarım levhasını boynumuza asmak için daha neyi bekliyoruz?
Ben, bugünkü yaşantımızın en kötü ve kerih görülen hayvanlara dahi layık
olmadığını söylüyorum. Bu konuda çok mu acımasızım acaba?.. Eğer beni acımasız
görüyorsanız, lütfen yüreğimi soğutacak, ızdırabımı dindirecek ve benim bu
yapılan zulümlerin karşısında susmam halinde cehenneme gitmeyeceğime dair bir
şeyler söyleyin.
Bugün,
müslümanlar bir kurtarıcı bekliyorlar. Birileri gelecek birbir ellerinden
tutacak ve düzlüğe çıkaracak. Saplandığı çamur bataklığından kurtulmak için
gelecek yardımı bekleyen biri, yardım gelinceye kadar tamamiyle batıp boğulmuş
olacaktır. Kendi çabası ile zulme karşı koymayıp da “birileri gelsin de bizi
kurtarsın” diye bekleyenler kendilerini aldatıyorlar.
Bekleyin!..
Mehdi’yi Bekleyin!.. Ama Ben Beklemiyorum
Müslümanlar Mehdi
bekliyorlar. Aliminden cahiline kadar herkes aynı sözü kırık plak gibi
tekrarlayıp duruyor:
“Gel Mehdi,
gel!.. Gel de kurtar bizi!”
Olur!.. Selam gönderdim,
hemen gelecek. Siz hiç merak etmeyin!.. Mehdi gelir gelmez ben size haber
veririm.
Ben mehdi
beklemiyorum arkadaş! Gelmesini de istemiyorum. Duymadınızsa vargücümle
haykırıyorum: Ben Mehdi’nin gelmesini istemiyoruuuuuum.
Duydunuz mu? Ben
Mehdi’nin gelmesini is-te-mi-yo-rum.
Yahu!.. Sizler
kafataslarınızı soğan ekmek niyetine mi yediniz? Beklediğiniz insan, kıyamet
alametlerindendir. Siz kurtulmak için değil, yok olmak için dua ediyorsunuz.
Kendisini
cezalandırmayı Allah Teâlâ`dan en içtenlikle isteyen bir insanı asla görmedim.
“Gel Mehdi gel” diye çırpınanlar, kıyametin kopmasını arzu etmekten başka bir
şey yapmıyorlar. Fakat ne yaptıklarını da bilmiyorlar...
Hazreti Ömer’ler
yetiştirmek yerine kendi mahvını isteyen bir millete Allah hidayet verir mi?
Elbette vermeyecektir. Yardım eder mi? Elbette yardım etmeyecektir.
Kendi kendilerine
beddua eden bu insanlarla bir yere gelmenin zorluğunu anlamaya çalışıyorum.
“Ömerler yetişmez” diyerek kestirip atanları da asla anlamıyorum. Bunlar,
miskin miskin oturarak ekmek bekleyen insanlarla aynı kafa yapısını taşıyorlar.
Kavgasız ekmek
kazanmak ne kadar zor ise, kavgasız devlet olmak, ya da kavgasız adaletten,
hürriyetten, özgürlükten pay almakta o kadar zordur. Bu kavgayı fertler önce
kendileri ile yapacaklardır. Sonra çevre, daha sonra da uzak noktalar gelir.
“Ey Ömer!.. Eğer
sen doğru yoldan sapar, eğrilirsen, seni bu eğri kılıcımla doğrulturum”
diyebilen Sahâbi gibi birer fert olabilirsek, idareciler de; “Allah`ım!.. Senin
yolundan saptığım takdirde, beni düzeltecek kulların var” diyebilecek seviyeye
gelebilirler. Biz korkup kabuğumuza çekildiğimiz müddetçe, daha nice Tağutlar,
kâfirler, zalimler, diktatörler türeyecektir. İslamî İnkılâbın başlama noktası
fertlerdir. Öldürüldüğü anda Hazreti Hamza`ya eş büyük bir şehid olmaya namzet
bir müslümanın zalim ve Tağut idareciye “yeter” diye haykırıp, hakikatleri
anlatmaya başlaması ile bu haykırış kıvılcım kıvılcım yayılıp diğer fertlerin
kalplerine dolacaktır.
Köprü Başı Olacak
Gençler
Merhum üstad
Necip Fazıl Kısakürek şöyle haykırıyor:
“Ben bir genç
arıyorum gençlikte köprü başı.”
Bütün mesele,
köprü başı olabilecek gençler bulmak ya da yetiştirmektir. Fakat biz bu gençleri
bulamıyoruz, yetiştirmek için de çaba sarfetmiyoruz.
Yalan mı yani?..
Laftan başka yapabildiğimiz ne var? Hani nerede gayret? Nerede mücadele?
Karınca kadar
gayret sarfetsek bile zalimlerin sonu olur...
Dünyanın
engellemesine, yolları kesmesine, gözlerinize kara gözlük takmalarına rağmen
kalplerinizi yoklayın ve Kur’an ve Sünnete doğru bir yolculuğa çıkın.
İşte o zaman
Allah Teâlâ size o aradığınız köprü başı olacak gençleri ya da küprü başını
tutmuş imanlı gençleri gösterecektir.
Hadi biraz
gayret, gerisini Allah Teâlâ nasip eder.
Ben ellerini
değil, başlarını taşın altına koymuş o gençleri tanıyorum. Sizlerin de
tanıdığınıza eminim, fakat ferasetinizi kiraya vermiş olduğunuz için geçmiş ile
bugün arasındaki küprüde emin adımlarla yürüyen bu güzel gençleri gözlerinizin
önüne çekilmiş sisten dolayı göremiyorsunuz. Bu da sizlerin eksikliğiniz ya da
kendi kendinize ihanetiniz...
Kendisine
acımayıp zalimlerin önünde saf tutan, kafirleri dost edinen, Tağutların kulu
olan ve fasıkların arkasından koşanlara Allah hidayet verip, yardım eder mi?
Etmez.
Öyle ise, ne
Allah Teâlâ’dan başkasından yardım bekleyin, ne de dünya sevgisi ve ölüm
korkusu ile İblis’e kul olma yoluna girin.
Dişlerinizi
gıcırdatmanıza da gerek yok. Ben ateşten kurtulma planları ile meşgulüm. Ya
siz?..
Muhammed Mücahid Okcu
